girniy.ru 1

Tanker uçaklarımız geliyor...



Baskın Oran


Yurt dışından Türkiye nasıl daha iyi gözlemlenirse, tatil yerinden de durum aynı. Daha berrak gözüküyor. (Tatil dediysek, gene boşuna günahımı almayasınız diye söylüyorum, adı öyle. "Refakat" olarak Çeşme'ye dört koli kitapla geldim. Artık, bu övünmek midir, yerinmek mi, bilemiyorum).

Evet, daha berrak gözüküyor. Ama, gördüklerim berrak falan değil, alabildiğine bulanık. Çamur gibi.

23 Temmuz tarihli Milliyet, birinci sayfada sekiz sütuna manşet atıyor:

"Türkiye Büyük Oynuyor".

Manşet altı aynen şöyle: "İçerdeki sorunlara rağmen, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya'ya ağırlığımızı koyuyoruz. Ekonomik, askerî ve diplomatik ataklarla bölgede 'süper güç' oluyoruz".

Demek, Türkiye büyük oynuyor ha...

Elimize ne alıp oynadığımız, bikaç gündür gazetelerde boy boy ilan edilmekte:

ABD, Türkiye'ye 1998'de 7 adet tanker uçak verecek. Böylece hava kuvvetlerimizin menzili muazzam artacak. 250 uçak herhangi bir harekâtta 400 uçaklık güç kazanacak. 1998'e kadar idare etmek üzere 2 tane tanker uçak kiralık olarak teslim alındı bile.

Üç gün sonra, aynı gazetede, aynı imzayla (Evren Değer) bir başka haber:

"Tanker Uçağa Fren".

Çünkü, bu uçaklar şartlı geliyor. Şartlar şöyle:

"Türkiye hükümeti, tanker uçaklarının, ABD'nin ve diğer NATO güçlerinin, NATO görevleri çerçevesinde kullanılmasını kabul eder. Tankerler, herhangi bir çatışma harekâtında kullanılamaz. Uçaklar ancak, NATO görevleri çerçevesinde, öz savunma, ABD'nin kabul ettiği operasyonlar ve Birleşmiş Milletler'in toplu önlemleri çerçevesinde kullanılabilir".

Yoruma gerek var mı?

Ama belki bir bilgi kırıntısı eklemeye gerek var. SSCB'nin çökmesiyle birlikte, ABD'nin Orta Avrupa'dan tehdit algılaması da sona erdi. Amerika şimdi bütün dikkatlerini petrol deposu Ortadoğu'ya yöneltti. 1993'ten sonra ilan ettiği "Çifte Çevreleme" (dual containment) politikasıyla İran ve Irak'ı birlikte karşısına aldı. Sovyetlerin çökmesiyle önemi çok azalmış Türkiye'ye gereksinmesi bu durumda yine arttı.


Ama, Ortadoğu, yani Türkiye'nin güney sınırının güneyi NATO'nun görev alanına girmiyor (out of area). Demek ki, NATO'nun "görev alanı"nı "yeni koşullar"a göre yeniden tanımlamak gerek. Bundan sonra ABD'nin yapmak isteyeceği budur ve tanker uçakları bu bağlamda düşünürseniz bir anlamı vardır ancak.

Yoksa, Bosna'yı gidip bombalamak, D. Karabağ'ı gidip hallaç pamuğu gibi atmak... Türkiye'nin içten ve dıştan binbir belâyla boğuştuğu bir zamanda, bu tür "büyüklük" komplekslerinin "aşağılık" duygumuzu nasıl açığa çıkardığı bile önemsiz. Asıl önemli olan, şu üç şey:

1) Ülke içinde büyük (ve boş) beklentiler yaratarak, büyük hayal kırıklıklarını kaçınılmaz kılıyoruz.

2) Türkiye'de faşist ve dinci akımları alabildiğine besliyoruz.

3) Komşu ülkelerde boşu boşuna ürküntüler yaratarak başımıza belâ imal ediyoruz.

Yeter mi?


* * *


Sadık Ahmet...

Onu önce (Yaşar Kemal'in "İnce Memet"in iç kapağında kullandığı deyimle) ak kağıt üstünde tanıdım. Fevkâlade atılgan, ele avuca sığmaz, sert, mücadeleci, polemikçi biri olarak.

Sonra, iki yıl önce Amman'daki bir konferansta karşılaştık. Çok hoş bir "sürpriz" oldu. Alabildiğine güler yüzlüydü birlikteyken. Haber ve belgelerde tanıdığımdan çok daha yumuşak bir insan, bir dost. Biçok ortak düşünceye sahip olduğumuzu keşfetmiştik. En azından birlikte konuşurken hiç de sert değildi; çok makuldü. Bir de, İstanbul'daki bir Batı Trakya sempozyumunda birlikte olduk.

Sadık Ahmet, Batı Trakya'daki azınlığın hem tipik, hem de çok farklı bir örneğiydi.

Bütün azınlık toplumlarında görüldüğü gibi, diğer liderlerle sürekli çekişme halindeydi. Büyük başarılarının getirdiği bir ek olarak da, Batı Trakya'daki insan hakları mücadelesinin esas olarak kendisiyle başladığını ima eder söz ve davranışları vardı. Oysa, şimdi bikaçını saysam kimbilir kaç tanesini gücendireceğim insanlar yıllar yılı bu yola kendilerini halı gibi sermişlerdi. Sadık Ahmet, başarısını onların temeli üzerine inşa etmişti.


Ama, iki noktada özetlenebilecek gerçekten büyük ve farklı başarısını.

1) Davayı, kitlelere asıl yayan o oldu. Hekim niteliği ve özellikle de parasız sünnet yapması nedeniyle halkla içiçeydi. Atak kişiliği sonucu, başkalarının girişmeye çok çekineceği işlere girişti. Adının ilk kez duyulmasına yolaçan imza kampanyasını, "Fiyasko olursa!" diye kimselerin cesaret edemediği kampanyayı o başlattı ve başardı.

2) Bunun yanısıra, yapılması gereken çok, ama çok önemli işi yaptı: Azınlığın mücadelesini uluslararası plana aktardı. Yani hem dağıttığı broşürlerle uluslararası kamuoyuna tanıttı, hem gördüğü baskıları ve uğradığı adlî kovuşturmaları anında her yere duyurdu, hem de Yunanistan aleyhine Starsbourg'daki Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda başarıyla sonuçlanan bireysel başvurulara girişti. Yunanistan'ın rezilce uygulamalarını, asıl vurulması gereken silahla, vurulması gereken yerden vurdu. Bu yaklaşımıyla, Sadık Ahmet, bundan sonra izlenmesi gereken çığrı başlatan bir "ekol" oldu.

Bu mücadeleleri sırasında Sadık Ahmet, atak kişiliğinin de etkisiyle, Batı Trakya'daki "Türk" sıfatını, Yunanlıların "Türkiyeli" diye yorumlayabileceği bir biçimde kullandı. Yunanistan'da gerek kamuoyu gerekse yetkililer çok telaşa kapıldı. Konuşmalarımızda bu noktayı vurguladığımda aynı fikirde olduığumuzu görerek rahatladım. "Soyca Türk, dinen Müslüman Yunan vatandaşı" kavramını paylaşıyorduk.

Öldü mü, öldürüldü mü. Bunu ancak Yunan yetkilileri saptayabilecek. Ama, çok umudum yok. Birbirine bu kadar benzeyen bu iki toplumdan Türkiye nasıl Kürt Sorununu reddediyorsa, Yunanistan da Türk Sorununu reddediyor. İkisi de, ancak bu sorunları kabul ettikleri zaman doğru yola girecekler ve güçlenecekler.

Çok üzüldüm. İçten rahmetler diliyorum.